6 Eylül 2017 Çarşamba

Hastalıktan neler öğrendim 2 Sevenlerin desteği, dostlar kim?

Sevenlerin desteği, dostlar kim?

Hastalanmak normal bir durum. Herkes çeşitli sebeplerden hasta oluyor, hastanede yatıyor, yoğun bakımda kalıyor. Bu hayatın gerçeği elbette. Hasta için de zor hasta yakını içinde.
Eminim herkes hasta yakını olmuştur. Herkes birileri için meraklanmıştır. Bu merak işi öyle “yaşar mı ölür mü?” gibi bahis konusu değil elbette. Bahsettiğim şey sevenlerin endişeli bekleyişi.
Hasta olduğumu duyan gelmiş.
Bunların içinde sevenler çoklukta olsa da sadece meraktan gelenler de olmuş. Bunu ben iyileşince anlatılanlardan öğrendim. Ölmüş gibi konuşanlar da olmuş, ben hastalanınca benim işime göz koyanlar da olmuş. Uzun yıllar iş verdiğim, zor gününde yanında durduğum, dost olduğumu sandığım arkadaşlarım gelmiş. Bir iki defa sadece. Örneğin bir arkadaşım vardı. Eşinin ölümüne ondan çok üzülmüştük. Ailecek görüştüğümüz, defalarca iş bulduğum biri arkamdan işimi almaya çalışmış, yine onun sayesinde tanıştığım bir arkadaşım da depresyondayken elinden tutup kendime ortak etmeye çalıştığım kişi arkamdan gelip “onu kimse sevmezdi ama herkes saygı duyardı “diyebilecek kadar küçülmüş. Bir yerde haklı. Beni tanırsanız ya çok seversiniz ya da hiç sevmezsiniz. Ben de insanları öyle severim çünkü. Ölesiye severim. Tanırsanız beni siz de öyle seversiniz. Ortası yoktur. Mış gibi, sanki gibi bir dostluk yoktur.
Yerime göz koyan çalışanlarım olmuş, koltuğuma oturmaya çalışanlar olmuş. Benim varlığımda müsaade etmediğim tek şey olan istismarı yapmaya çalışanlar olmuş. Yapanlar da olmuş.
Bunlar dost bildiklerimizmiş. Onları silip bir kenara koyduk. Konumuz sevenler ve gerçek dostlar.
En büyük sıkıntı bekleyenler içinmiş. Onların doktordan duyacakları üç beş kelimenin ardından hastane köşesinde yatıp kalkan eşim, kardeşim ve kızlarımın bir sürü arkadaşı manevi destek olmuşlar.
Benim için mevlit okutan da olmuş, kilisede mum yakan da olmuş R2 seansı yapan da olmuş, hatta içip içip hastaneyi basmaya çalışan da. Herkes inandığı şekilde enerji göndererek desteklemiş. Bir de kızlarımla, eşimle hastanede her gün kalan, bekleyen olmadı gelip giden veya onlara kılık kıyafetten yemeğe kadar sürekli destek olanlar var.
Haberi olmayan ya da sonradan haber alan çok insan oldu. Hastane koridorunda neredeyse bir keşmekeş yaşandığı olmuş. Ama çoğu duyup ziyarete gelmiş bir defa ve ilk hastanede. Tek sefer de olsa ziyaretime gelenleri yadırgamıyorum. Herkesin bir yaşam mücadelesi var elbette. Ama gerçekten dost sanıp tüm sonradan öğrenenler gibi yapmasalar iyi olurdu.
Dostları kategorize etmem. Dost vardır, arkadaş vardır. Ama işini gücünü bırakıp sürekli benimle ilgilenenleri de ayrı tutmak istiyorum. Onlar benim düzeleceğime inanmışlar ve destek olmuşlar. Her durumda koşan kızlarımın arkadaşları, sağlığımda gerçekten beni tanımış ve sevmiş olanlar, eşimin arkadaşları, ve gerçekten sevenler olduğu sürece atlatılıyormuş. Onlar hangi hastaneye götürülseniz oraya gelmişler.
Hastalığımın sonucu gerçek dostluğu öğretti. Özellikle hasta yakınları için yapılan manevi destek çok önemli. Arkanda az da olsa birilerinin olduğunu görmek hasta yakınlarına güç veriyormuş. Bu yanınıza gelen eşinizin gözünden okunuyor.
İnsan sağlığında dost biriktirmeliymiş.
Dost bildiğiniz insanların ayrımını düzeldiğinizde anlıyor ve daha bir sarılıyorsunuz.
İyi ki varsınız.
Sevgiyle kalın.
Bana ulaşmak isterseniz, hasta yakınlarının ve hastaların neler hissettiği sorarsanız ve biraz morale ihtiyacınız olursa bana mail ile ulaşabilirsiniz.
Bloğumu takip ederseniz sizlere tüm deneyimlerimi paylaşacağım. Ve eğer sosyal medya hesaplarınızda paylaşırsanız pek çok insana moral verebilir.
Herkese acil şifalar. Dilerim.
Gürkan

https://www.facebook.com/52dakika/



29 Ağustos 2017 Salı

Hastalıktan neler öğrendim.1 Devletin sağlık sistemi çökmüş.

Hastalıktan neler öğrendim.


Hastalığın iyisi kötüsü olmaz.
Hastalık hastalıktır. Her hastalık hem hasta için hem de sevenler için zormuş. Bu işin en can alıcı kısmı. Hele hele uzun soluklu bir durumsa iyice zormuş. Hasta da hasta yakınları da bu anlarda koluna girecek birilerini bekliyor.

Devletin sağlık sistemi çökmüş.

Maalesef şatafatlı açılışlarla bol bol hastane açsak da, her hastaneye yakışıklı bir tabela asılsa da bu işler gösterişle olmuyor. Apartmandan bozma üniversitelerde eğitim almış ya da yurt dışında parayı basıp uzmanlığını almış doktorlar değil, bize mesleğini insanlığa hizmet olarak gören tıpçılar gerek. İşini çok iyi yapan ve insana insan muamelesi yapan tıp çalışanlarını tenzih ederek söylüyorum.
Özel hastaneler birer otel olmuş. Hastanede, girişte “reception” yazılır mı? Gördüm. Özel hastanelere düştünüz mü her testi, her muayeneyi yapıyorlar. Biri sizi hiç gereği yokken başka bir doktora gönderiyor. Her doktor lüzumlu lüzumsuz testler istiyor. Sonucu ilk gittiğiniz doktor veriyor. Siz bir sürü para harcamış oluyorsunuz bu arada. Özel hastanelerle ilgili çok şikayetler olduğundan ve benim yazdıklarımdan çok daha ağır şeyler gördüğümden burada onlardan çok bahsetmeyeceğim.
Ben devlet hastanesinde kaldım. Orada yeterli sayıda yatak olmadığı gerekçesiyle beni bir özel hastaneye gönderdiler. Ya ne demek bizim yeterli yoğun bakım ünitemiz yok. Bakın diğer yazdıklarımda isim de vermiştim. Ben ülkenin en çok bilinen ve en donanımlı kalp ve damar cerrahi hastanesinde kaldım. Burada yatağın yeterli olmaması demek zaten filmin başlangıçtan kopuk olduğunu gösteriyor.
Geçmişte anlamıştım işlerin ne kadar karmaşık olduğunu. Geçmişte,
O gün çok işim olduğu için hastane randevusunu sabahın ilk sırasına almıştım. Sabah yedi buçuk gibi oradaydım. Meğer benim aldığım sıra numarası almak için sıraymış. Bir personel beni siz sıra numarası aldınız mı?” deyince uyanmıştım. Girdim kuyruğa elimdeki sıra numarası erken olduğundan bana saat sekiz buçuk gibi muayene olacağıma dair bir başka sıra numarası verdiler. Bekledim. Sıram geldi ama doktor yoktu. Hastane personeline sordum.” Ne zaman muayene başlar” diye. Verdiği cevap beni delirtti. ” Doktor trafikte daha gelmedi, gelince önce yatan hastaları ziyaret eder sonra muayeneye başlar” dedi. Çıldırmak üzereydim ve aynı gün çok önemli bir işim olduğundan belli ki muayene olamayacaktım. Bir başka personele nereye şikayetçi olabileceğimi sordum. Önce gülümsedi sonra tarif etti. Gittiğimde Hasta Hakları Odasında bir personel kahvaltı ediyordu. Karşısındaki masanın boş olduğunu görünce diğer personelin trafikte kaldığını anlamıştım. Şikayetimi söyledim. Ağzında yemekle ne söylediğini anlamasam da şikayetimi bir excel tablosuna yazdı ve ben çıktım. Bir daha beni arayan soran olmadı.
Yani diyeceğim şu ki,
  • -          Personelin önce hastanın insan olduğunu anlaması gerekiyor. Hasta zaten bir sıkıntısı olduğu için karşınızda. Size muhtaç olmasa ne işi var orada.
  • -          Öyle renkli sıra numarası gösteren ekranla sağlıkta devrim yapılmıyor. Önce randevu saatini tutturacaksın. Sonra muayene süresini hastanın işi bitene kadar sürdüreceksin.

  • -          Personelin insani duygular konusunda eğitimli olacak. Burası tapu müdürlüğü değil ki bugün git yarın gel. Hastayı gören her personel “benim işim değil bu iş” demeden hastayla ilgilenecek. Bir insan hastaneye gidiyorsa belli ki sağlığında bir sıkıntı var. Önce hastane personelinin hastayı profesyonel bir işmiş gibi görmesini engellemelisin.
  • -          Kapıdaki güvenlikten hasta bakıcına kadar, Hemşirelerden ambulans şoförüne kadar herkes yaptığı işin insan hayatıyla ilgili bir iş, hatta bir gereklilik olduğunu anlayacak.
  • -          Hastanende yeteri kadar yoğun bakım ünitesi, küvez,mr ekg gibi cihazın olacak.
  • -          Herkes bilinçli bir şekilde eğitilecek. Bu bir zincir ise zincirin tanıdan tedaviye kadar her halkası sağlam olmalıdır.- Ben yoğun bakımdayken fizik tedavi görmem gerektiği eşime söylenmemiş- Benim gibi iyileşme ihtimali az olan hastalar için hasta yakınlarına gereklilikler hakkında hiçbir bilgi verilmemiş.

Bu işler sadece tıp fakültelerinde kalmamalı. Tıp fakültelerinde doktorlar, hemşireler tıbbi eğitimini alsa da, randevuyu aldığın ya da acil servise geldiğin andan itibaren hastanın işi sadece doktorla değil ki. Doktoru – ameliyat değilse- on beş dakika görebilirsin. Sonrası?

Sevgiyle kalın.
Bana ulaşmak isterseniz, hasta yakınlarının ve hastaların neler hissettiği sorarsanız ve biraz morale ihtiyacınız olursa bana mail ile ulaşabilirsiniz.
Bloğumu takip ederseniz sizlere tüm deneyimlerimi paylaşacağım. Ve eğer sosyal medya hesaplarınızda paylaşırsanız pek çok insana moral verebilir.
Herkese acil şifalar. Dilerim.
Gürkan




22 Ağustos 2017 Salı

Komik şeyler.

Komik şeyler.

Işık gördün mü?
Benim kalbimin durduğunu öğrenen herkes bu soruyu sordu. Öbür tarafa gidip gelmiştim yaJ Haklı insanlar. 52 dakika içinde kim bilir neler yaşamıştım. Her yakınım ve hikayemi dinleyen herkes bu Soruyu muhakkak sordu. Gülüp geçiyoruz elbette ama zor tabi benim için de benim durumumu bilen yakınlarım için de.
Hani “Her canlı ölümü tadacaktır.” der ya kutsal kitap. Ben o ölümü tatmıştım sanki. Bir şeyler görmüş olmalıydım. Gidip gelip haber getirmem gerekiyordu J
Bu durumda şunu söylemeliyim. “ışık falan yok”.
Evet yok öyle bir şey. Bilincim kapalı olduğundan mı yoksa gerçekten bunun bir uydurma olduğundan mı bilinmez. Ama yok öyle bir şey. Bunun en güzel açıklaması Cem Yılmaz şovunda var.
Ben zaten hastalandığım günü hiç hatırlayamıyorum ve ancak yoğun bakımda uyandırıldığımda farkına varmışım ya, varsa bile hatırlamıyorum. Ama böylesine önemli bir şey olsa hatırlardım sanırım.
Sen sarhoş musun?
Fiziksel bir bozukluk olmadığından hasta olduğum anlaşılmıyordu. Saçlarım yeniden uzamış, eski kiloma dönmüştüm. E alnımda da yazmıyordu ki. “Bu adamın kalbi 52 dakika durdu. Beyne oksijen gitmediğinden konuşması sıkıntılı.”
Tarlabaşı’nda bir yer sordum. Genç bir çocuktu. Ve oralarda her şey bulunduğundan benim konuşmamı kafam güzel sanmıştı çocuk.
-          Abi sen ne içtin hiç kokmuyor
dedi. Çok güldüm. Gülmek iyi bir şey.
Amedeus ilk kullanan olmak.
Bir önceki yazımda yazdığım gibi, uzun bir fizik tedavi sürecinden sonra dışarı çıkmaya başlamış ve bir özel hastanede bulunan cihazı kullanmaya gider olmuştuk. Ancak bu cihaz Türkiye’de tek ve ilk kullanıcısı bendim. Fizyoterapistler kısa bir eğitim görmüş ve hasta kayıtlarında hep yalan hesaplar açılmıştı. İlk gerçek kayıt bendim. Aslında o makinenin yegane kullanıcısı da bendim.
Uzun bir uğraştan sonra fizyoterapistin ve benim gayretimle çözdük cihazı. Basit, oyun yüklü ve kullanımı çok zor olmayan bir cihazdı. Toplama bir bilgisayar, alakasız bir klavye  ve çok da makinaya uymayan bir ekran. Özünde bir bilgisayar programı ve oyunları sadece parmaklarınıza yapıştırdığınız mıknatıslar sayesinde oynuyorsunuz. Ancak ben mükemmeliyetçi biri olduğumdan makinayı sorgulamaya başlamıştım.
Arkadaş milyon lira ile para sayılmış bit cihaz, dandik bir bilgisayar seti – belli ki hastanenin eski bilgisayarlarından toparlanmış- ve Bayrampaşa’da herhangi bir tornacı ustasına yaptırılmış kalitede bir işçilik. Oldum olası kızarım alınan paranın hakkını veremeyenlere.
Bir gün yine seanstayken bir firma yetkilisi geldi. Belli ki çağırmışlar. Adama içimi döktüm. Rahatladım ama inanın ben oraya gidip geldiğim sürede hiçbir değişiklik olmadı. Yara bantından bozma bir bant vardı. Almanlar bu işi böyle yapmaz belli ki bunları akşam evde firma sahibi kendi kesmiş, ve hatta kesememiş.
Robotun kullanımını umarım öğrenmişlerdir ve birilerine faydalı oluyordur. Ama ilk kullanıcı olmanın verdiği sıkıntı büyüktü.
Fizik tedavi doktorunun hasta olduğumu anlamaması.
Hala çare arıyoruz ya. Bir doktora gittik. Ama aradığımız doktor değil ve yanlış yerden randevu almışız. Randevu aldığımız bölüm Fizik Tedavi.
Sıramız geldiğinde girdik içeri ve durumu anlattık. Doktor hemiplejiyi anlamadı. Beni evirdi çevirdi ama kusur göremedi. Sağ elim hala iş görmez oysa. Artık nasıl bir fizik tedavi gördüysem fizik tedavi doktoru bile anlayamadı. Her gittiğim doktora epikriz raporunu gösteriyordum. Okuyan tüm doktorlar çok şaşırıyordu ama o bir başka şaşırmıştı.
Sevgiyle kalın.
Bana ulaşmak isterseniz, hasta yakınlarının ve hastaların neler hissettiği sorarsanız ve biraz morale ihtiyacınız olursa bana mail ile ulaşabilirsiniz.
Bloğumu takip ederseniz sizlere tüm deneyimlerimi paylaşacağım. Ve eğer sosyal medya hesaplarınızda paylaşırsanız pek çok insana moral verebilir.
Herkese acil şifalar. Dilerim.
Gürkan



21 Ağustos 2017 Pazartesi

Amadeo El Parmak Robotu

Amadeo El Parmak Robotu
Artık dışarı çıkabiliyorduk artık. Her gün bir özel hastanede bulunan bir fizik tedavi bölümüne gitmeye başladık. Yani sabah Nihat Bey’le çalışıyor akşamüstü bu hastaneye gidiyor ve oradaki El Parmak Robotu ile çalışıyorduk.
Bu robot Türkiye’de sadece bu hastanede vardı. Birkaç farklı robot denedik ama benim için en uygunu buydu. Ülkede ilk olarak bu hastaneye satılmıştı ve ilk hastası da bizdik. Her gün düzenli olarak gidip bir saat çalışıyorduk. Orada yaşadıklarımı anlatmak istiyorum.
  • ·         Fizik tedavi bölümleri özelleştirilmiş.

Bunu burada öğrendik. Türkiye’de pek çok hastanede olduğu gibi bölümler ayrı ayrı özelleştirilmiş. Örneğin diş hastanesine gidiyorsunuz bu özelleştirilmiş. Yani siz bir üniversite hastanesine gittiğinizi sanıyorsunuz ve mutlusunuz. Ama özel hastane devletten kişi başı parasını alıyor ama hizmeti başka bir anlaşmalı kurum veriyor. Yani özel hastaneler de mini özel hastaneler varmış. Bu mini hastaneler bulunduğunuz hastanenin taşeron işini yapıyor. Çok acayip bir durum bu. Ama gerçek.
Gittiğimiz fizik tedavi bölümü de özelleştirilmiş. Bu şu demek. Örneğin; on fizik tedavi uzmanı var ve her biri bir saatten günde seksen hastaya bakacakken bu sayı yüz yirminin üzerinde. Böylelikle her hastaya bir saat fizik tedavi hizmeti sunulamıyor. Bir başka deyişle her fizyoterapist aynı anda birden fazla hastayla ilgileniyor.
  • ·         Amadeo El Parmak Robotu ilk.

Ve bu makine bahsettiğim hastaneye yürüme tedavisinde kullanılan başka bir robot ile birlikte satılmış. Sanki zorla satılmış gibi, hiç eğitimi de verilmemiş ve hasta da bulunamıyor. Hiç duyurulmamış ve hiç tanıtımı yapılmamış. Biz makineye ilk oturan hastayız. Hasta kayıtlarını tutan bir bilgisayar var ve benim ismimden başka hiç gerçek kayıt yok. Bir fizyoterapist hanım açtı makinayı. Ve belli ki kendisine çok kısa bir tanıtım yapılmış olmalı. Beraber keşfettik birlikte. Ben birkaç ay gittim ve inanın en çok ben biliyordum. Hatta o robotun tek hastası ben olduğumdan bir süre sonra ben gittiğimde fizyoterapist bile gelmeden açıyorduk makinayı. Sonradan selamlaşmak için geliyorlardı ve benden başka hasta olmadığından istediğim zaman, istediğim kadar kullanmama izin vermişlerdi. Bu çok acı bir durum. Çok para verilerek – ki eminim bunun için devlet fonu, teşvik bir şeyler kullanılmıştır-alınan bu cihaz öylece yatıyordu. Sadece bizler gibi bir meraklının arayıp sorup bulabileceği bir yerde. Gaziosmanpaşa’ da eksi dördüncü katta bir fizik tedavi ünitesinde öylece kullanılmayı bekliyordu. Doğru düzgün tanıtımı yapılsa ve kullanıcılar tarafından bilinse eminim pek çok hastayı heyecanlandıracaktır. Hastanenin adını buradan yazmıyorum. Bana mail ile ulaşalar bu bilgiyi alabilir.
Büyük müzisyen Wolfgang Amadeus Mozart’tan esinlendirilerek isimlendirilmiş bu tıbbi cihazın ismine yakışır bir vizyonla sunulmasını beklerdim. Ancak maalesef bir bodrum katında öylece bekliyor hastalarını.
El parmak robotu ile birlikte satıldığını anladığımız bir üçüncü makine daha vardı. Bizimkini yanında boş bir alanda duran tekerlekli sandalye benzeri bir başka cihaz. Ve o cihaz, ben oraya gidip geldiğim dönemde hiç çalıştırılmadı. Denilene göre bu cihaz için eğitim bekleniyormuş. Düşünün ben dört ay boyunca her gün oraya gittim ve o sürede eğitimi verecek bir kişi gelmedi. Teşvikle alınan bu milyonluk cihazlar öylece duruyor.
  • ·         Fizik tedavi hastalarının öncelikleri,

Orada pek çok hastayı tanıma fırsatım oldu. Gelen çok hastanın derdi sadece yürüyebilmek. Yani fizyoterapistlerin dediğine göre hastalar devletin yılda almış günle sınırlandırdığı fizyoterapi hizmetini kullanırken sadece ayağa kalkabilmek olarak görüyormuş. Bir bilgiyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu süre heyet raporuyla uzatılabiliyor. Yani gittiğiniz hastane gerek görür ve heyet onaylarsa bu süre daha da uzatılabiliyormuş. İşin peşini bırakmayın.
Sevgiyle kalın.
Bana ulaşmak isterseniz, hasta yakınlarının ve hastaların neler hissettiği sorarsanız ve biraz morale ihtiyacınız olursa bana mail ile ulaşabilirsiniz.
Bloğumu takip ederseniz sizlere tüm deneyimlerimi paylaşacağım. Ve eğer sosyal medya hesaplarınızda paylaşırsanız pek çok insana moral verebilir.
Herkese acil şifalar. Dilerim.
Gürkan


18 Ağustos 2017 Cuma

Artık evden çıkıyorum.

Artık evden çıkıyorum.
Bir sabah seansında Nihat Bey’e dedim ki,
-Ben araba kullanabilir miyim?
Baştan çok sevimli gelmedi ama benim çok inançlı oluşumu görünce
-          Deneyebilirsiniz.
Dedi. Hemen arkadaşımı aradım ve beni dışarı çıkartmasını istedim. Hastalandığımda arabamızı ona bırakmıştık. Sağ olsun koştu geldi. Hemen Kağıthane’deki sürücü kursu pistine gittik. O zaman denemek istediğimi ve yanıma oturmasını istedim.
Oldu.
Kullanabiliyordum. Çok garip gelmişti. Sürücü koltuğuna oturduğum on altı yaşım aklıma geldi.
Eve kadar ben geldim hatta. Ve hatta evimin bulunduğu sokağa – ki eskiden de öyle yapardım – geri geri girdim. Bu çok sevindirici bir şeydi ve büyük bir gelişmeydi. Artık her gün eşime bir yerlere gitmeyi teklif eder olmuştum. Özgürdüm ve İstanbul yeniden benimdi.
İlk araba kullanmamı sabah heyecanla Nihat Beye gururla anlattım. Çok sevindi. Çok mutluydum çünkü.
Ertesi sabah içim içimi yiyordu. Bir bahane bulup dışarı çıkmalıydık. “Hadi çay içmeye Karaköy Kahvesine gidelim”
Şöyle bir karar aldık birlikte.” Hastalanmadan önce sevdiğim şeyleri yemeye gidelim” dedik.
Artık hem yemek yiyebiliyor hem de araba kullanıyordum ya tadını çıkarmalıydım iyileşmenin.
Öne Balattaki kuru fasulyeciye gittik. Hem hastane kontrollerim vardı hem de dışarı çıkmak için bahanem. Kuru fasulyeyi çok severim. İstanbul’un en iyi yerlerini arar bulurdum eskiden. Sadece Karadeniz kuru fasulyesini mükemmel yapan yerleri değil ama, şöyle bol sulu kamyoncu kuru fasulyesi yapan yerler vardır. İnşaat alanında, benzinliğin içinde falan kimsenin bilmediği yerler. Balat’taki çömlekteki fasulye daha önce dikkatimi çok çekmişti ama hiç vaktim olmadığından uğrayamamıştım. Bu gün o günmüş.
Hayatta daha içilecek suyun varmış, alacağın nefes varmış derler ya. Benimki de o hesap. Daha yiyecek kuru fasulyem varmış gibi oldu. Daha sonra birlikte olduğum her eski arkadaşıma bu espriyi yaptım.
-          Daha birlikte içilecek çayımız varmış.
Artık dışarı çıkabildiğime göre her yer benimdi. Karaköy Kahvesi çok sık gittiğim bir yerdi. Beni orada tanırlar, severler. Oraya çok sık gider olmuştuk. Hemen hemen her gün oraya gitmek için bir bahane buluyordum.
Eskiden sevdiğim her şeyi yemeye çalıştırıyordu eşim. O da alışmıştı. Her gün bir yerlere gider olmuştuk. Çapa’da hastanenin tam karşı sırasında nefis bir lahmacuncu vardır. Oraya gittik örneğin. İstanbul’daki en iyi Gaziantep lahmacununu orası yapar bence. Çok lüks bir yer değil. Hatta çocukluğumdaki lahmacuncu gibi nostaljik bir yer. Hani şu çok meşhur bir Unkapanı pilavcısı vardır ya oraya gittik. Dönerciler, pideciler, tatlıcılar bütün gün geziyorduk.
Hastalanmadan önce gezemediğim her yere gidebilir olmuştum. Ertesi sabah Nihat Bey’e her şeyi anlatıyordum. Her sabah dinlemekten sıkılıyorduk belki ama ben anlatmaktan sıkılmıyordum.
Öğleden sonra da çıkıp başka bir hastanede bulunan el-parmak robotu – bir fizik tedavi cihazı- ziyaretimiz oluyordu. O hikayeyi başka bir yazıda uzun uzun paylaşacağım.
Sevgiyle kalın.
Bana ulaşmak isterseniz, hasta yakınlarının ve hastaların neler hissettiği sorarsanız ve biraz morale ihtiyacınız olursa bana mail ile ulaşabilirsiniz.
Bloğumu takip ederseniz sizlere tüm deneyimlerimi paylaşacağım. Ve eğer sosyal medya hesaplarınızda paylaşırsanız pek çok insana moral verebilir.
Herkese acil şifalar. Dilerim.
Gürkan


16 Ağustos 2017 Çarşamba

Evde fizik tedavi.

Evde fizik tedavi.
Hiç ara vermeden fizik tedaviye devam ettik. Hastanedeki fizik tedavi uzmanım Nihat Dağ her sabah eve geldi. Hiç üşenmeden sabah altı gibi evinden çıkıp saat yedide bizde oluyordu. Hastanedeki görevine devam ettiğinden böyle bir saat ayarlaması yapabilmiştik. Sabah saat yedide başlayan fizik tedavi saat dokuza kadar sürüyordu.
Tam iki saat boyunca çekme, germe, yürüme, el kol çalışma sürdü. Günlerce, haftalarca hatta aylarca.
Acılı ve ağrılı geçen zamanlardı. Her sabah uyandığımda Nihat Bey geliyor ve günaydın faslından sonra başlıyordu ayaklarımı çekiştirmeye.
On kere sağ bacak on kere sol bacak hem eğiliyor hem bükülüyor hem çekiştiriliyordu. Canım acıyordu elbette ama yapacak bir şey yok. Sonra sağ kolum. Ters çevriliyordu. Yine canım acıyordu ama direniyordum. Bazen gözümden yaş gelene kadar sürüyordu.
Sonra hadi koridorda yürüme çalışması.
Ardından masaya koyduğumuz havlunun üstünde el çalışması. Kolumu, elimi, bileğimi sürekli esnek hale getirmeye çalışıyorduk.
Fizik tedavide iyileşmesi en zor olan bölüm parmaklarmış. Şöyle bir gerçeklik var. Örneğin kolunuzda üç eklem var. Omuz, dirsek ve bilek. Bunlar halloldu. Ama sadece bir elimizde on beş eklem var. Onun iyileşmesi oldukça zor. Çok uğraştık. Ne alet edevatlar aldık ama olmadı. Elim iyileşmedi hala. Sağ parmaklarımda sorun var.
Sol elimi kullanmaya başladım. Sağ elimle poşet taşıyabiliyorum ama sağ elimle kalem tutamıyorum hala. Tıpkı Nihat beyin dediği gibi;
-          Gürkan Bey, parmaklara gerekli özeni göstermezsek bu el sadece poşet taşımaya yarar.
demişti. Öyle oldu. Şu an maalesef sadece poşet taşımaya yarıyor.
Burada fizyoterapistin önemi ortaya çıkıyor.
Nihat Bey benim hem dostum oldu hem psikolojik danışmanım oldu. Onun dediği her şey doğru çıktı. Yarım konuşmamla beni dinledi, anlamaya çalıştı, tavsiyelerde bulundu. Her dediğini yapmaya çalıştım. Elimden geldiğince dediklerini denedim. Sağ elimin dışında düzelmeyen hiçbir yerim kalmadı. Sanırım biraz bıkkınlık geldiğinden sağ elime gerekli özeni gösteremedim belki. Belki de bu kadar düzelebilecekmiş. Bilemiyorum. Saatlerce çeşitli oyuncaklar tutmaya çalıştım. Aldığımız tahta oyuncaklar vardı. Parmaklarımın gelişebilmesi için. Onlarla oynadım. Yazı yazmaya çalıştım. Gitar çalmaya çalıştım. Fizik tedavi için alınan bir Elektroterapi aletini günde birkaç kez bağlıyordum. Ama olmadı.
Önce adım atmaya çalıştım. Sonralarda adım atmanın bir ötesinde ayaklarımı aynı hizada tutup yürümeye çalıştım. Sonra geri geri. Her gün iyiye gidiyordu. Bir süre sonra koridorda gözlerim kapalı ileri ve geri adım atmaya başladım. Sonrasında ayaklarımı diğerinin arkasına atarak gözler kapalı adım atabilir olmuştum. Ayağa kalktıktan bir süre sonra evdeki fizik tedavi iyi gelmişti.
Ve her gün evde uğraşıp durduk.
Bu arada artık kısa mesafe yürüyebilir olmuştum. Dışarı çıkabiliyor ve sokakta yürüyebiliyordum artık. Önceleri evimizin yüz metre ötesindeki kafede çay içmeye gittik. Zorlanıyordum ama başarabiliyordum. Her sabah Nihat Bey’e önceki gün ne yapabildiğimi anlatıyordum. Bu hem ona hem bana moral veriyordu. Dedim ya; “Nihat benim hem dostum hem fizyoterapistim hem psikoterapistim oldu” diye. Ona anlatabilmek iyi geliyordu. Çok konuşamasam da derdimi anlıyordu. Her dediğim anlaşılamasa anlama çalışıyordu.
Bir gün arkadaşım Türkan ve Özgür  geldiler ziyaretime. Dışarı çıkmayı teklif ettiler. Biraz tedirgin olmuştuk . Hani Neil Amstrong'un aya ilk adımında söylediği cümleler, “aslında insan için ufak insanlık için büyük bir adım” tam tersi, benim için çok büyük bir adımdı.
Beraber Karaköy Kahvesi’ne gittik. Harika bir gündü. Hem dışarıya ilk çıkışım, hem en sevdiğim ve hayalini kurduğum yere gidişim, hem de dostlarımla beraber.
Tabi sabah Nihat Bey’e bunu söylemek ilk işim oldu. Büyük bir keyifle. Artık dışarıya çıkabilmeye başlamıştım başlamasına da hala her sabah sürüyordu fizik tedavi. Yine git-gel adım at, ayaklarını çapraz yap.
Acılı ve zor bir süreç. Hiç kimseni bunları yaşamasını istemiyorum. Ama eğer mecbursanız yapın, yaptırın. Küçücük bir umut bile olsa, dışarıya çıkıp yürüyebilmek çok zor diye görünse de muhakkak uygulayın bu tedaviyi. Sonu iyi oluyormuş. Denedim ve gördüm.
Sevgiyle kalın.
Bana ulaşmak isterseniz, hasta yakınlarının ve hastaların neler hissettiği sorarsanız ve biraz morale ihtiyacınız olursa bana mail ile ulaşabilirsiniz.
Bloğumu takip ederseniz sizlere tüm deneyimlerimi paylaşacağım. Ve eğer sosyal medya hesaplarınızda paylaşırsanız pek çok insana moral verebilir.
Herkese acil şifalar. Dilerim.
Gürkan





12 Ağustos 2017 Cumartesi

Eve ilk gelişim

Eve ilk gelişim
Eve geliş yolu uzun sürmüştü ve ben yolu tarif etmiştim. Bu oldukça moral vericiydi. Demek hafızam yerine gelmişti. Eve gelirken hemen bir şey fark ettim. Bizim eve giden cadde ters yöne dönmüştü. Gidiş geliş olmuş, geliş gidiş olmuştu. O anda “daha ne değişikliklerle karşılaşacağım acaba” diye düşündüm.
Eve geldiğimizde on bir adımlık bir merdivenden inmem gerekiyordu. Herkes çok endişeliydi. Hastanede denemiştik. Ve hatta bu yüzden eve ambulansla götürülmem konuşulmuştu. Cesaretliydim, yapabilirdim. Açık hava iyi gelmişti. Heyeacanlıydım.
Hiç sorun yaşamadan merdiveni kullandım. Birileri koluma girmişti ve hiç zorlanmadan olmuştu. Kendime güvenim geri geldi.
“Her insan geçmişiyle geleceğinin birleşim noktasında bulunur. Bulunduğu bu konum geçmişin sonuçları iken geleceğin başlangıç sebeplerini oluşturur” der. Etem Xemgin ( Alevilin Kökenindeki Mazda İnancı ve Zerdüşt Öğretisi.)
Sanırım benim de konumum tam bu basamaklardı. Denedim oldu, Yepyeni bir hayat, hem de çok sıkıntılı bir hayat burada başlıyordu.
Eve geldiğimde hasta olmadan önce uzandığım üçlü koltuk aynen duruyordu. Özlemle yattım yine. Ama bu defa çok farklı. Eskiden keyifle yattığım o koltuk şimdi hastalığımdan dolayı yatırıldığım bir yer olmuştu. Her şey eski yerinde ve hiçbir değişiklik olmasa da bana çok garip geliyordu. Evimden hiç bu kadar uzak kalmamıştım. Bazen günler süren seyahatlerim oluyordu ama böyle birkaç ay uzak kalmamıştım. Ve sanki daha bir özlemiştim.
Arkadaşlarım evde bekliyordu. Bir karşılama seremonisinden sonra nihayet yerime yerleştim. Doğru düzgün oturamadığımdan ya koltuk kenarına yaslanıyor ya da uzanıyordum. Herkes buradaydı. Dostlarım, kızlarım ve eşim. Mutluydum.
Akşam erken olmuştu. Aralığın son günü olduğundan günler çok kısaydı. Yemek saati geldi. Yemek yeme işim sıkıntılıydı. Hala püre ve yoğurt yiyebiliyordum. Henüz masada oturamadığımdan sehpayla gelen yemeklerimi yemeğe çalışıyor ve masada oturanları izliyordum. Benim gibi yeme içme işlerini çok seven biri için zulümdü. Ama iyileşecektim. Azimle o sofraya oturum her şeyi yiyecektim. İnatlıydım, en kısa sürede yeniden ayağa kalkacaktım. Hatta her yere gidip en çok sevdiğim ve özlediğim her şeyi yeniden yiyecektim. İlerde nerelerde neler denediğimi yazacağım. Bir gurme gözüyle değil, bir yemek sever gözüyle.
Eve geldiğimde su içmeyi bile beceremiyordum hala. Bir koltuktan diğerine kızlarımın yardımıyla geçebiliyordum. Ayağa kalktığımda adım atabiliyordum ama oturduğum yerden kalkamıyordum.
Evim iyi gelmişti bana. Kısa sürede toparlayacağıma inanmıştım. Onca zor süreçten geçtikten sonra bu bile büyük kazanımdı.
“kazanımdı” diyorum çünkü hayatla mücadelemi kazandığımı hissediyorum. Yeniden hayata dönmek ve hızla iyileşebilmek.
Büyük sıkıntılar çeken sevdiklerime göre, ben hayat mücadelesini kazanmışım. Hani “ölümden döndü” derler ya, ben bildiğiniz “ölüymüşüm”. Büyük çabalarla ve zor geçen günlerden sonra nihayet evimdeydim. Bundan sonrası da ayrı bir serüven. Çok acı veren bir fizik tedavi süreci var. Uzun uzun yazacağım.
Sevgiyle kalın.
Bana ulaşmak isterseniz, hasta yakınlarının ve hastaların neler hissettiği sorarsanız ve biraz morale ihtiyacınız olursa bana mail ile ulaşabilirsiniz.
Bloğumu takip ederseniz sizlere tüm deneyimlerimi paylaşacağım. Ve eğer sosyal medya hesaplarınızda paylaşırsanız pek çok insana moral verebilir.
Herkese acil şifalar. Dilerim.
Gürkan