4 Ağustos 2017 Cuma

Hasta yatağında hissettiklerim. -2



Hasta yatağında hissettiklerim. -2
+++ Devam
Birkaç gün içinde yonca kalktığında ziyaretçilerim gelmeye başladı. Duyan gelmiş. Arkadaşlarım, akrabalarım, iş arkadaşlarım, kızlarımın arkadaşları. Her gün bir sürü insan geliyordu. Benim ne kadar sevildiğimin göstergesiydi elbette. Ama onca insanın bu halde görmesi açıkçası beni üzüyordu. Ben insanların önüne güçsüz çıkmayı çok sevmeyen biriyimdir. Bu yüzden kendimi çok aciz hissediyordum. Onca insan geliyor, gidiyor. Her defasında hüzünleniyorsun. Bir de her gelen eşime bu olanların nasıl olduğunu soruyor. Ya herkes aynı soruyu soruyor ve -yazık garibim- eşim her defasında durumumu anlatıyor. Ya düşünsenize günde on kez aynı şeyleri birilerine anlatmaya çalışmak ne kadar zor.
-          Şimdi daha iyi, ama çok zor günler geçirdik.
-          Doktorlar iyiye gittiğini söylüyor.
-          İyi olacağına inanıyoruz.
-          Bir süre sonra çok daha iyi olacak.
-          Birkaç güne ayağa kaldırılacak.
-          Şimdi uyudu.
Hep aynı şeyler. Defalarca ve her gelene.
Bazılarının yanında uyuyor numarası yapıyordum. Bazıları geldiğinde de gerçekten uyuyordum. Uyuma bahanesiyle ben savuşturuyordum ama eşim maalesef her geleni karşılıyor ve cevap vermek zorunda kalıyordu. Zamanlar böyle geçerken bir taraftan ben olup biteni anlamaya çalışıyordum bir taraftan da iyileşiyordum.
Bir süre sonra, yoğun uğraşlarla adım atmaya başladım. Ama dengem hiç yoktu. Sadece sürüklüyordum ayaklarımı. Hastane koridorunda yürütmeye çalıştılar. Ama arkamda tekerlekli sandalye vardı ve yorulursam hemen oturtuyorlardı beni.
Ve artık insan içine çıkabilmiştim. İyi gelmişti bana. Üç hafta sonunda  yirmi metrelik koridoru yürüyebilir olmuştum. Ve bir süre sonra aynı koridoru bitirebilir olmuştum. Bu her defasında arttı. İyi geliyordu bana.
Koridorda yürümek büyük bir başarıydı elbette.
Hastanenin çok güzel bir bahçesi olduğundan zaman zaman dışarı çıkarmak istiyorlardı beni. Tekerlekli koltuk iyiydi ama bazen tekerlekli sandalyeye oturmak zorunda kalıyordum. O canımı acıtıyordu ve hemen sıkılıyordum.
Bahçede hava almak iyi geliyordu elbette ama bazen de canımı sıkıyordu. Sağlığımda çok sevdiğim Balat bana hep iyi gelmiştir ama niyeyse o zaman aynı manzarayı seyretmek, birazda eski günleri hatırlamaktan olsa gerek canımı yakıyordu. Düşünsenize, sağlığınızda hep aynı manzarayı seyretmekten zevk alırken şimdi hasta olduğunuzdan mecburi olarak izliyorsunuz. Eskiler aklıma geldiğinde üzülüyordum. Erkenden yatağıma geri götürülmek istiyordum. Haliç manzarası her zamanki gibi keyif vermiyordu.
Odama çıkarıldığımda, yatağıma alması için hasta bakıcının gelmesi gerekiyordu. O zaman acizliğim bir kez daha vuruyordu yüzüme. Bazen başka hastaların yanında olduklarından on on beş dakika yatağın başında öylece bekletiliyordum. Sıkıcıydı.
Bazen de hastanenin rehabilitasyon odasına götürüyordu eşim. Orada bir piyano vardı. Akortsuz eski bir duvar piyanosu. Denedim tek elimle birkaç kez. Yeniden müzik yapmak istiyordum. Ama sadece sol elle piyano çalınmaz. İşte yüzüne vuran bir tokat daha. Sağlıklıyken ne güzel piyano çalardım. Ne güzel gitar çalardım. Aklıma geldiğinde tekrar yatağıma dönmek istiyordum. Moral bozulunca isteksizleşiyor insan.
Eşimin A4 kağıdına yazdığı büyük harfli alfabe ile iletişim kurabiliyordum. Derdimi mors alfabesi ile anlatır gibi olmuştum. Günde birkaç kez kontrole gelen kat hemşiresi her geldiğinde ses çıkarmamı istiyordu ama henüz ses çıkaramıyordum. Sanki bir ses çıkarabilsem her şey eskiye dönebilecekmiş gibi geliyordu bana. Ama eskiye dönmeye başladığımı fark ediyordum. Bilincim açıldıkça eski huylarıma döner olmuştum. Örneğin ben sürekli çıktığım basamakları sayar, hatırlar ve tekrar çıkacağımda sayısını hatırladığım için tersten düşerek sayar, öyle çıkardım. Örneğin 6 basamaklı her zaman çıktığım bir merdiveni yeniden çıkacaksam 6-5-4-3-2-1 diye sayardım. Yani her sayılabilecek şeyi sayardım. Oda da her şeyi saymaya çalışıyordum içimden. Odada her şey tek olduğundan sayacak bir şey bulamıyordum. Sadece karşımdaki tabloda bulunan bir vazo resmi vardı, o vazodaki çiçekleri sayıyordum. Tam on dört çiçek vardı. Her yatağa yatırıldığımda, her uyandığımda her gördüğümde onları sayıyordum. Bir de bende simetri hastalığı denilen bir bozukluk vardı eskiden. Hani şu gittiğiniz lokantada yamuk gördüğünüz tabloyu kalkıp düzeltirsiniz ya. Odanın kapısının arkasına bir acil durup tabelası asılmıştı ama yamuktu. Odadan çıkana kadar kalkıp onu düzeltmeyi başaramadım. Bu da kafama takılıyorsa demek ki iyileşmeye başlamıştım. Bu iyi haberdi.
Aslında bu yazdıklarımın hepsi kronolojik olmuyor. Çoğunluğu birbiriyle aynı günlerde oluyor. Bu sebeple karışık biraz. Okurken sıkılıyorsanız bilin ki ben yazar değilim ve zamanlamayı tutturamamışım. Bu konuda özür dilerim. Yazmaya devam edeceğim yine de.
Devam edecek+++
Herkese acil şifalar dilerim.
Sevgiyle kalın.
Bana ulaşmak isterseniz, hasta yakınlarının ve hastaların neler hissettiği sorarsanız ve biraz morale ihtiyacınız olursa bana mail ile ulaşabilirsiniz.
Bloğumu takip ederseniz sizlere tüm deneyimlerimi paylaşacağım. Ve eğer sosyal medya hesaplarınızda paylaşırsanız pek çok insana moral verebilir.
Herkese acil şifalar. Dilerim.
Gürkan




1 Ağustos 2017 Salı

Hasta yatağında hissettiklerim. -1

Hasta yatağında hissettiklerim. -1
Üç beş dakika içinde yatağım hazırlanmıştı. 15 M² odaydı. Sterilize edilmiş tertemiz bir oda. Öncelikle bana hasta muamelesi yapıldığını hissetmiştim. Öncesinde çektiklerim gözümün önüne geldiğinde fark edilebilir bir gerçekti. Öncesinde hastalarına profesyonel işleriymiş gibi ve ürünmüşüm gibi hissettiklerinde burası çok başka gelmişti.
Bir özel hastane olmasına rağmen Balat Hastanesinde hiçbir özel hastane olmayan bir sıcaklık var. Hasta bakıcılar ve hemşireler çok iyi insanlar. Belli ki çok iyi bir eğitim almışlar ve özenle seçilmişler. Başımda hiç dedikodu yapmadılar örneğin. Her lazım olduğunda hiç laf söz etmeden koşa koşa geldiler. En başlarda bunu çok fark etmiyordum ama sonralarda bu insanların, yaptığı işin önemini kavradıklarını anladım.
Özel hastanelerde genellikle bütün testler bir bir uygulanır. Amaç faturayı kabartmaktır. Bu hastanede öyle bir şey yok. Ne lazımsa o kadar. Ve fatura her gün azalmış.
Öncelikle doktorum Sema Hanım geldi. Konuşamıyordum ama fark ediyordum. “İyi bu hasta kısa sürede toparlar” dedi. Bunu duymak iyi geldi sanırım. Hemen arkasından Kulak Burun Boğaz hekimi geldi. “Trokestomiyi çıkarabiliriz” dedi. Bu benim adıma iyi bir gelişmeydi. Trokestomini çıkarılması demek benim kendi kendime yemek yiyebileceğim anlamına geliyordu. Bu arada çeşitli doktorlar geliyor gidiyor ve hikayemi dinlediklerinde şaşırıp kalıyorlardı. Benim direncimi gördüklerinden ve kendi tecrübelerinden sanırım oldukça iyi şeyler söylüyorlardı. Eşim onlarla konuşup yanıma geldiğinde hep iyi şeyler söylüyordu bana. Hastalandığım günden itibaren beni bir an için yalnız bırakmayan eşim, iyi şeyler söylediğinde ben de daha bir direniyordum hayata.
Yaşama tutunmayı başardığıma göre artık iyileşmeye çalışmalıydım. Önümde çok zorlu bir süreç vardı. Bir taraftan ses çıkarman gerekiyordu, bir taraftan da fizik tedavi süreci vardı önümüzde.
Öncesinde de önce rahat uyumam gerekiyordu. Hem istemsiz çırpınmalar ve el kol hareketlerinden kurtulmam gerekiyordu, hem de ağrılarımdan. Uzun zaman yatmaktan her yerim aşırı ağrıyordu. Ağrılar düzelmeye başladığımın göstergesiydi. Onun ve epilepsi için düzenli ilaçlar veriyorlardı. Her gelen hemşireye seviniyordum. Onların konuşmalarını anlamak bile iyileşeceğimi söylüyordu adeta. Bir yandan da -sonrasında dostum olan-, fizyoterapistim Nihat’la tanıştım. Canımı çok yakıyorlardı ama yapacak bir şey yoktu elbette. İyileşeceksem her gün iki saat çekme, germe, bükme ve her türlü eziyete katlanacaktım. Ve kalan sürelerde de atel takılıyordu ayaklarıma. Ayaklarım uzun süre yatmaktan balerin ayağı denilen şekilde kalmıştı. Bu atel mevzusu çok canımı yakan bir durumdu ama onlar sayesinde ayaklarım düzeldi. Fizik tedavi sonrasında hemen uyuyordum. Bir hemşire gelip beni uyandırana kadar uyuyordum. Odamda yeşil yonca olduğundan tıp ile alakalı olanlar dışında kimse giremiyordu. Sadece eşim ve ben. Bir taraftan iletişim kurmaya çalışıyordum onunla. Bir A4 kağıdına alfebe yazmıştı büyük harflerle. Ben sol elimin işaret parmağı ile derdimi anlatmaya çalışıyordum. Örneğin çok sıcaksa ve camın açılmasını istiyorsam C-A-M diyordum sırayla. Ve anlıyorlardı. Çok terliyordum ve hava almak istiyordum. Bir taraftan da su değdiriyorlardı dudaklarıma. Daha öncesinde de yazdığım gibi su içmeyi bile unutmuştum.


Bir gün Nihat Bey dedi ki,
-          Artık sizi ayağa kaldıralım.
Nasıl olacak ki? Oturamıyorum bile. Bir kolumda Nihat Bey bir kolumda hasta bakıcı beni ayağa kaldırmaya çalıştılar. Ama olmadı. Hemen attım kendimi yatağa. Olmayacağını düşündüm. O vakit biraz umutsuzluğa kapıldım. Sonrasında her gün birkaç kez denediler ve sonrasında ayakta dik tutmayı başardılar. Şimdi de yürümemi istiyorlar. “hoppala, nasıl olacak bu iş” . Denedik. Olmadı başlangıçta. Ama biraz kendime güvenim gelmişti. Ayakta durmak yürümenin başlangıcı. Çocuklar da aynı şekilde öğreniyorlardı ne de olsa.  
+++Devam edecek.

Herkese acil şifalar dilerim.
Sevgiyle kalın.
Bana ulaşmak isterseniz, hasta yakınlarının ve hastaların neler hissettiği sorarsanız ve biraz morale ihtiyacınız olursa bana mail ile ulaşabilirsiniz.
Bloğumu takip ederseniz sizlere tüm deneyimlerimi paylaşacağım. Ve eğer sosyal medya hesaplarınızda paylaşırsanız pek çok insana moral verebilir.
Herkese acil şifalar. Dilerim.
Gürkan



28 Temmuz 2017 Cuma

Pinpon topu. Ben

Pinpon topu. Ben
 Eşim önceden konuşup yer ayarladığı için bir sorun beklenmiyormuş. Önceden gelip konuştuğu ve yatış evraklarımı göstermesine ve oda ayırtmasına rağmen hastanede sorun çıkmış.
Onca eziyetle getirildiğim hastanede bir buçuk saat sedyede koridorda bekletildim. Tam bir buçuk saat başımda pazarlıklar yapıldı. Pazarlık dediysem yanlış anlaşılmasın, para pazarlığı falan değil. Trokestomili hasta için uygun değilmiş hastane. Bunu söylemek oraya gelip beni görmeleri mi gerekiyordu bilemiyorum?
Hastanenin kapısında bekletilmedim. Beni hemen koridora aldılar. Bekliyorlar odaya geçebilmem için. Doktorlar geldiler, eşim bir şeyler konuştu. Bir sorun çıktığını anlamıştım. Doktor bir başka doktoru çağırdı. Gelmesi beklendi. Beni alamayacaklarını söylediler. Ben öylece koridorda sedyede yatıyorum ama. Herhalde psikolojim bozulmasın diye beni bir odaya sokuşturdular. O odada bir hasta var, öylece bekliyorum. Terliyorum. Sedyedeyim. Ellerim bağlı. Oda iki kişilikti. Diğer yatak boştu ama yatışım yapılmadığından öylece bekletiyorlardı. Beni getiren hasta bakıcı vardı başımda. Herkes bir yerlere koşuştururken ben sımsıkı bağlı öylece yatıyordum. Bu telaş bir saate yakın sürdü. Hasta bakıcı söyleniyor başımda. Orada kalmak istemiyor, belli.
Derken beni yeniden ambulansa götürmek için sürüklemeye başladılar. Belli ki bir şeyler ters gitmişti. Başımda hasta bakıcı söyleniyor, eşim kızgın, herkes sıkıntılı belli.
Hastanenin bahçesine çıkardılar. Bir 10 dakika ambulansın gelmesini bekledik sanırım. Kasım soğuğu olduğundan ve hastanenin sıcak havasından çıktığımdan üşüyordum. Öylece yatarken yüzüme çarpan soğuk hava iyi gelmişti ama ben bana niye bu kadar zulüm çektirildiğini anlayamıyordum. Bekledik ve bekledik. Sağlıkta işlerin ne kadar umursamazca ve düzensizce olduğunu ilk orada öğrendim. Hastanelerde çağdaşlaştık gibi şeyler dense de sistemlerin ne kadar çarpık ve birbirinden kopuk olduğunu ilk olarak fark etmiştim. Hem hastaneye getirilişimdeki süre, hem önceden raporlarla konuşulmuş ve kabul edileceği söylenmiş bir hastaneye- hem de oraya kadar getirildikten sonra – geri çevrilmem, hastane koridorunda uzun süre bekletilmem, kapı önünde soğukta beklememden anlamıştım daha ilk günden. Tapu dairesindeki işler gibi karmaşık ve sıkıntılı günlermiş. Dilerim ki kimsenin yolu düşmesin.
Beni yeniden ambulansla geri götürdüler yoğun bakımda kaldığım hastaneye. Yolda uyutulduğum için başıma neler geldiğini hiç bilmiyorum. Gözümü açtığımda – sonradan eski hastanem olduğunu öğrendiğim – hastanenin acil servisinde yatırılmışım. Perde örtülü olduğundan olup biteni anlayamıyordum. Yanı başımda, perdenin arkasında eşim yatıyormuş. Geri geldiğim hastanede oda olmadığından beni kabul edemeyeceklerini söylemişler ve eşim sinir krizi geçirmiş. Yanı başıma yatırmışlar. Düşünebiliyor musunuz? 2 saat önce beni ambulansa bindirip gönderen hastane geri geldiğimde diyor ki  “odamız yok, alın hastanızı”. Beni acil serviste bir yatakta en fazla iki saat daha tutabilirlermiş. Söylenilen şu;
-Alın hastanızı ne yaparsanız yapın
Boğazımda trokestomi, felçli bir hasta, konuşamıyor ve bitkisel hayattan yeni çıkmış -ki daha belli değil-.
-Gümüş konül takalım, evde bakın.
Hiçbir sağlık bilgisi olmayan eşim, kızlarım benimle ne yapabilirler. Ayrıca evde hiçbir tıbbi cihaz yok. Böyle bir şey istenmeden önce hasta yakınına verilen bir eğitim olmalı. Ve önceden evde tertibat hazırlanmalı. Bütün bunlar yapılmadan eşime söylenen şey, “yerimiz yok”. Bu durumda hasta yakınlarının sinir krizi geçirmesi ve öfkelenmesi kadar doğal bir durum olamaz sanırım.
Neyse ki orahayim hastanesinde yer ayarlamışlar bir an önce. Kardeşim bir yakın dostumuzla birlikte gidip gelmişler hemen. Halledilmiş bir şekilde. Diyeceğim şu ki, hastanın ve hasta yakınlarının ne çektiğinin hiç önemi yok. Hastanelerde hastaya profesyonel bir iş muamelesi yapılıyor. Vicdan sahibi hekimlerimizi tenzih ederek söylüyorum. Ama hastanelerimizde maalesef hastaya verilen değer bu kadar. Üzülüyorum bunları yazarken ama bir ben ve bir eşim bilir yaşadıklarımızı.
Orahayim hastanesinde güzel günler geçti ve beni yeniden hayata kazandıran hastane orası. Yazacağım Özel Balat Hastanesi ile ilgili.
Herkese acil şifalar dilerim.
Sevgiyle kalın.
Bana ulaşmak isterseniz, hasta yakınlarının ve hastaların neler hissettiği sorarsanız ve biraz morale ihtiyacınız olursa bana mail ile ulaşabilirsiniz.
Bloğumu takip ederseniz sizlere tüm deneyimlerimi paylaşacağım. Ve eğer sosyal medya hesaplarınızda paylaşırsanız pek çok insana moral verebilir.
Herkese acil şifalar. Dilerim.
Gürkan





25 Temmuz 2017 Salı

Hasta nakil ambulansında hissettiklerim.

Hasta nakil ambulansında hissettiklerim.
Ve o gün geldi. Beni bir hasta nakil ambulansına koyup İstanbul Fizik Tedavi Rehabilitasyon Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne götürmek üzere yola çıkardılar.
Ambulansa yüklediklerinde eşim ön koltuğa oturmuş ve beni hasta bakıcı ile arkaya yerleştirmişlerdi. Yani ambulans kabininde sadece hasta bakıcı vardı. Kapıyı kapattılar ve yola çıktık. İlk frende ben sedyeyle birlikte kapıya kadar sürüklendim. Ayağım kapıya yaslandı. Ayağım balerin ayağı gibi kaldığından eğilip bükülemiyordu. Sedyeyle kapıya yaslandık. Ayağım sedyenin dışında kalmıştı. Sedye mi küçüktü ben mi dikkatsizce yerleştirilmiştim bilemiyorum. Nasıl olduysa oldu. İşin kötüsü hasta bakıcı fark etmedi. O zaten yol boyunca kendi havasında telefonunu kurcaladı durdu. “yapma kardeşim, hasta var” diyemedim. Canım yanıyordu, terlemiştim ama fark edilmiyordu bütün bunlar. Oldukça sıcaktı kabin içi ya da bana öyle geliyordu.
Ve İşin en kötü tarafı ambulans şoförünün yolu bilmemesiymiş meğer. Rotayı paylaştığım otomobille otuz-otuz iki  dakika, toplu taşıma ile bir saatte gidilebilen yolu tam bir saat 40 dakikada bulabilmişler. Evet yanlış değil ambulansla en fazla on beş dakikada gidilebilecek yolu o kadar zamanda gidebilmişler. Bu durumda insan sormaz mı?
-          Ambulans şoförü alırken güzergâh bilgisi incelenmez mi?
-          Hadi diyelim ki yolu bilmiyordu, ambulansın bir navigasyonu bile yok mu?
-          Acaba bunlar hiç mi kontrol edilmiyorlar?
Soracak soru var da daha fazlasına gerek yok bu bile yeter bence.
Ayağım kapıya dayalı ve ben sürekli terliyorum. Hasta bakıcı arada bir bana bakıp oksijen maskemi kontrol ediyor ama anlamıyor sıkıntımı. Normalde de terlerim. Ama hem canım acıyordu hem de Ambulansta bir sedyede yatmak gerçekten çok sıkıntılı.
Ve ambulansın siren sesi.  O çok kötü bir şeymiş. Araba kullanırken duyuyordum ve canım yanıyordu babamın ölümünden dolayı. Ve bu sese zaten tahammül edemezdim. Ancak sedyede sen yatarken, siren senin için çalıyorsa çok daha kötüymüş. Ambulans şoförlerinin insan psikolojisini biraz bilmesi gerekiyor bence. Özellikle bilinci açık ve hasta nakli yapanlar bence bu konuda bilgilendirilmeli. Özellikle alt geçit ve tünel gibi yerlerde sireni açmayın lütfen.  Şu yol istemek için kullanılan kısa ikaz sesi yeterli anlayana. Tünellerden geçerken çalan siren en az beş kat fazla duyuluyor. Hastanın canı bu durumdan çok yanıyor, bilesiniz.
Hastaneye geldiğimiz belli oldu durunca. E am kapı açılmadı. Bekle bekle 20 dakika sonra hastanenin hasta bakıcıları geldi ve çıkarıldık. Yaklaşık 2 saat sonra hava vurdu yüzüme. Sonra hastanede bekletildim ve geri götürüldüm. Giderken uyumuşum ve ayağım kapıya denk gelmemiş belli ki. Hissetmediğimden O kısmı hakkında yazamayacağım. Bir sonraki yazımda hastanede nasıl ve ne kadar bekletildiğimi ve sonrasını yazacağım.
Dileğim, kimse ambulansa muhtaç kalmasın.
Sevgiyle kalın.
Bana ulaşmak isterseniz, hasta yakınlarının ve hastaların neler hissettiği sorarsanız ve biraz morale ihtiyacınız olursa bana mail ile ulaşabilirsiniz.
Bloğumu takip ederseniz sizlere tüm deneyimlerimi paylaşacağım. Ve eğer sosyal medya hesaplarınızda paylaşırsanız pek çok insana moral verebilir.
Herkese acil şifalar. Dilerim.
Gürkan




20 Temmuz 2017 Perşembe

bu gün.

Bu gün.
Bu gün anılarıma biraz ara vermek istedim. Kardeşimin ameliyatı vardı. Basit bir kapalı ameliyattı. Safra kesesini, ameliyatla aldılar.  Toplamda gitmesi, gelmesi kırk beş dakika sürdü ama bekleyenler için oldukça uzun sürüyormuş. Ameliyat basitti ama beklerken beklemenin ne kadar zor olduğunu gördüm. Beni bekleyenler Günlerce hatta aylarca beklemişti. Hastayken bunu anlayamıyorsun. Özellikle bilincin kapalıyken hastaneye getirildiysen farkında bile değilsin. Zormuş.
Saat 8 de alıyorlar dediler gittik. Meğer verilen saat sıralama içinmiş. Bekledik üç buçuk saat. Koridorda beklerken insanların endişelerini gördüm. Sedye bulunamadığı için tekerlerli sandalyeyle götürülen bir hanım vardı. Evet hastanede sedye bulunamamıştı, garp ama gerçek. Tam asansöre girmek üzereyken sedye geldi. Geri götürdüler ve sedyeye yatırılmış halde yeniden asansöre götürdüler. Hasta sandalyedeyken gülümsüyordu. Sedyeye yatırıldığında endişelenmişti. Bekleyenler moral vermeye çalışsa da yüzündeki endişe görünüyordu. Gitti. Uzun beklediğimizden bize sıra gelmeden geri getirdiler. Ameliyat endişesinden çok acı vardı gelirken. İyileşmiştir umarım.
Beklerken, bekleyen insanları gözledim. Hasta yakınları basit bir ameliyata giren hastalarını beklerken ne kadar endişeleniyormuş. Benim ve beni okuyanların hastaları gibi, bilinci kapalı ve ne zaman ve nasıl uyanacağı belli olmayan hasta yakınlarının ne kadar stres ve sıkıntılı olduğunu bir kez daha fark ettim.
Ben kırk beş dakikalık bir ameliyatı beklerken neler düşündüm, neler gördüm. Aylarca hastasının iyi olabilme ihtimali duyabilmek için yoğun bakımda beni ve benim gibi bekleyen hasta yakınlarının ne kadar zor zamanlar geçirdiğini anladım.
Hastanın çektiği acı başka, hasta yakınlarının çektiği sıkıntı başkaymış. Ben kardeşimin iyi olacağını bildiğim halde ne kadar endişelendim. Ya onlar. Ne kadar zor günler geçirmişti kim bilir?
Hasta ve hasta yakınlarına çektiğimiz sıkıntıyı anlatırken buldum kendimi. Kardeşim odasın çıktığında yanında yatan bir başka hasta vardı. O da aynı sebepten yatıyormuş. Fen Edebiyat Fakültesinde hocaymış. Hemen anlattım durumumu. Her şeyin iyi olacağını ve bu sıkıntıların kısa sürede geçeceğini söylemeye çalıştım. Bu ara yapabildiğim en iyi ve benim için önemli şey bu ne de olsa.
 Onu ve kardeşimi yatırdıkları yatak benim uzun süre kaldığım yatakla aynı gibi. Etkilendim tabi herkesi öyle görünce.  Hemen aklıma yatağın ucundaki dayanak geldi. Aşağıya doğru kaydığımda ayağım o dayanağa çarpıyordu ve rahatsız oluyordum. Geçmişteki yatağımı düşündüm. Ne uğraşırdım bu sıkıntımı fark ettirebilmek için. Beni yukarı çekebilecek hasta bakıcının gelmesini beklerdim süresizce.
Bir de şu serum için elime takılan iğne. Bulamazlardı artık. Delik deşik olmuştu ellerim.
Hasta için de zor, bekleyen için de.
Refakatçisi- eşim- bir günün ne kadar uzun sürdüğünü söyleyince bir kez daha anladım sürenin uzunluğunu. Refakatçi olmak da zor. Ben bekleyemedim işte. Şu anda yazımı yazma bahanesiyle dışarıdayım. Ve resmini aşağıda paylaştığım bir manzarada çayımı yudumluyorum.
Herkese acil şifalar dilerim.
Sevgiyle kalın.
Bana ulaşmak isterseniz, hasta yakınlarının ve hastaların neler hissettiği sorarsanız ve biraz morale ihtiyacınız olursa bana mail ile ulaşabilirsiniz.
Bloğumu takip ederseniz sizlere tüm deneyimlerimi paylaşacağım. Ve eğer sosyal medya hesaplarınızda paylaşırsanız pek çok insana moral verebilir.
Herkese acil şifalar. Dilerim.
Gürkan




18 Temmuz 2017 Salı

Yoğun bakımda hissettiklerim 3

Yoğun bakımda hissettiklerim 3
Rüyalar gördüm bir sürü. Ama ne rüyalar. Gördüğüm rüyaları hatırladığım tek zaman yoğun bakım süreciydi.
Niyeyse her gördüğüm rüyada peşimde ya hasta bakıcılar vardı. Ya da yoğun bakım yatağıyla başka bir yerlerde yatıyordum.
·         Kadıköy,
Rüyada Kadıköy görmek? Ne demektir bilemem, çok sevdiğim bir yer olduğundan mıdır bilinmez hep  bir yerlerde Kadıköy vardı. Ben Kadıköy’ü çok farklı şekilde gördüm. Bir keresinde ofisime kaçtığımı gördüm. Niyeyse ben yattığım yeri Sultanahmet sanıyordum. Nerede olduğumu hiç bilmediğimden sanırım. Gündüz gözü yoğun bakımdan yürüyerek çıktım. Bir taksiye atladım. Kadıköy’e geldim. Ofisimin tam karşısındaki simitçinin olduğu yere gelmişim. Ofisimi görüyordum. Ama niyeyse gidemiyordum. Uzaktan öylece bakabiliyordum sadece. O simitçi yoktu ama bir fastfood tavuk restoranı olmuştu. Ben orada tavuk söyledim. ( Bu arada tavuk hiç sevmem ) Bana tavuk veren kız bir baktım bizim tombul hemşire. Beni tanıdılar hemen. Bir ikram falan. Çok iyi geldi. Sonra bir baktım, tavukçudaki dolapları tanıyorum bir yerlerden. Onlar benim yatağımın karşısındaki bütün duvarı kaplayan dolaplar. Ve dolabın karşısında bizim hasta bakıcılar. Yine geyik yapıyorlar. Onları masama çağırdım ve fırçaladım.
-          Kardeşim burası iş yeri, yüksek sesle konuşmayın.Dükkanda bir sürü müşteri var falan.
Sana ne ki? Herhalde önceden verdiğim eğitimlerdeki garsonlardan biri sanmıştım. Oldum olası müşteri önemi ile ilgili hassasımdır. İşim eğitmenlikti ya o yüzden herhalde ben de yine eğitimdeyim falan diye düşünmüştüm. Bilemiyorum. Sonra beni tutup hastaneye götürdüler. Bir gözümü açtım. Yine o acayip yerdeyim. Ve ne olduğunu hala bilmiyorum.
·         Kadıköy 2,
Ben yine bir gün Kadıköy’de bahariye caddesinde eskiden bulunan Starbucks’a gelmişim. Orası ben hasta olmadan hemen önce kapandı ve yerinde bir hamburgerci var. Bunu bildiğim halde niye o kadar geriye gittiğimi bilmiyorum. Orada bir masaya oturmuşum. Su içmeyi deniyorum ama başaramıyorum. Dedim ya, su içmeyi unutmuşum diye. Herhalde bilinçaltı benim su içmem gerektiğini söylüyor. Deniyorum, beceremiyorum. Pipetle içmeye çalışıyorum, Cam şişe söylüyorum, pet şişe söylüyorum. Yok. Bildiğiniz beceremiyorum. Ben daha sonra yattığım hastanede de su içmeyi özlemiştim. Ama yoğun bakımdayken su içmeyi unuttuğumu bile bilmiyordum. Sonra boşları toplayan görevli geldi.
-          İçiyor musunuz ?
-          Yok başaramadım, kaldırabilirsiniz.
Dedim. Hop gözlerim açıldığında yine hastanedeyim. Bir baktım başımdaki erkek hastabakıcı o boşları toplayan görevli.
·         Kadıköy 3,
Bahariye caddesi ve ben bir bankadayım. Hasta yatağımla orada gördüm kendimi. Ama bu defa yalnız değilim. Etrafımda diğer yataklar var. Diğer hastalarla sıra bekliyoruz. Sıra numarası almışım bekliyorum. Ne sırası mı? Aspirasyon. Bir acıyla uyandım. Başımda iki tane hemşire aspirasyon yapıyor. Acıyla uyandım. Etrafımda aynı yataklar ve aynı hastalar.
·         Kadıköy 4,
Serasker caddesinde, ofisime çok yakın bir otopark vardır. Sürekli oraya arabamı bırakırdım. Tanırlar, severlerde beni. Orada daha önce yaşadığım bir anım var. Hastalanmadan önce bir Amerikan arabamız vardı. Şöyle 5,5 metre uzunluğunda. Onunla gittiğimde otoparkçı “abi, bunu getirme. Hiçbir yere sığmıyor “demişti. O otoparkta götürmüşler beni ve Oldsmobil’le. Ama yine ben o yatakla oraya gelmişim nasıl oluyorsa. Ve bu sefer bana” abi yatağı niye getirdin bunu nereye koyacağız. Hadi bunu (arabayı) anladık da yatak nereye sığacak” dedi. Yine gözlerimi açtım. Yine yatağımdayım. Nasıl olduğunu hiç bilmiyordum. Anlamıyordum, rüya mı gerçek mi?

·         Gürcistan,
Yattığım hastane sahipleri Gürcistan’da kapanmak üzere olan bir hastaneyi devralmak istemişler. Bütün yoğun bakım hastalarını oraya taşımışlar, o hastaneye. Deneyeceklermiş hastaneyi. Ama gittiğimiz hastane orman içinde ve zemin katta odalarımız. Hastane bitap durumda. Yıkılmış dökülmüş bir yer. Bir tek yataklarımız var. Ve sağ yanımdaki **** amca. Oraya da getirmişler yaşlı amcayı. Neyse hastanenin temizliğini bizim hasta bakıcılar yapıyor. Hemşireler falan hepsi temizlik işinde. Yahu sesim duyulmuyor. Bir sıkıntım var bakmıyorlar. İşaretlerimle anlıyorlardı ya, yok bu sefer. Kimse ilgilemiyor. Hastanenin kapısı falan açık. Bir hava giriyor içeri, çok güzel. Eşim geliyor yanıma ve başucuma oturuyor. Benimle sohbet ediyor. Hastane leş gibi bir yer ama bana kızımı almadıklarını söylüyor.  Yağmur yağıyormuş dışarda, onu anlatıyor. Uçakla geldiklerini ve gece uçağıyla döneceklerini, kızımın ve kardeşimin geldiğini ama almadıklarını söylüyor. Biraz kızıyorum galiba. Sonra gözümü açıyorum. Eşim baş ucumda, Her şeyin düzeleceğini, iyi olmaya başladığımı anlatıyor. Sonra yoğun bakıma sadece 10 dakikalığına girebildiğini söylüyor. Kızım girememiş içeriye. Gördüklerim kısmen doğruymuş. Dışarıda kızlarım bekliyormuş.  Uyanmışım gerçekliğe. Sonra hemşire çıkartıyor onu. Ve ben yine kalıyorum dümdüz yatakta.
·         Taksim otopark,
Taksim’de TRT’nin altında bir kapalı otopark vardır. Oraya taşımışlar bizi. Her yer zifiri karanlık. Sadece başımdaki tıbbi ekranlar görünüyor. Orada kızım geliyor yanıma. Her şeyin iyi olacağını söylüyor. Bana bir hediye getirdiğini söylüyor. Ahşaptan yapılmış bir şey. Her şeyin doğal olduğunu ve orayı yeni keşfettiği bir yer olduğunu söylüyor bana. Oraya birlikte gideceğimizi söylüyor. Rüya içinde rüya görmeye başlıyorum. Hayal kuruyorum. Orman içinde bir yer. Her şey ağaçtan. Oradayız ve şehir unutulmuş. Her şey yeşil ve ahşap renkleri. Orada içki içiyoruz. Yemek yiyoruz birlikte. Tabak çanak, şarap kadehi her şey ağaçtan. “Paran var mı” diye soruyorum.” Burada para geçmiyor” diyor. Komünizmimden öte bir yer. Güzel geliyor bana. O rüyadan çıkıp kızımı görüyorum. “Dediğin yeri hayal ettim. Güzeldi, buradan çıkınca oraya yerleşelim” diyorum. Ardından gidiyor. Kalıyorum yine karanlıkta. Uyandığımda hasta bakıcılar var başımda. Belli ki sabah olmuş. Uyandığım için kızıyorum kendime. Güzel rüyaydı.
·         Çağlayan otopark,
Bir ara ben Çağlayan’da evimize çok yakın otoparkta taşındığımızı düşünüyordum. Evimize çok yakın olduğundan rüyamda çıkıp eve gidip geliyordum. Bir ara yürürken far ettim ki bizim sokağın başına bir plak yapımcısı açılmış. Öyle merdiven altında plakçı mı olur derken beni içeri davet ettiler. Öyle karanlık, dumanlı bir yerdi. Gel seninle müzik yapalım diyorlardı bana. Bir baktım içerde Ümit Besen oturuyor. Çok alakasız evet. Oturmuş sohbet ediyoruz. O melekli kaset kapağı vardır ya, tam öyle kanatları vardı. Ne zaman ve nasıl uyandığımı hatırlayamıyorum. Sevmediğimden kısa sürmüştü herhalde.
·         Biga,
Yoğun bakımı olduğu gibi Biga’ya taşımışlar. Ne zaman ve nasıl oldu bilmiyorum ama beni götürmüşler. Yine sağ yanımda **** amca. Biga’daki D….ş fabrikasının sahibi fabrikanın içine bir yoğun bakım ünitesi kurmuş. Beni oraya götürmüşler. Eşimin kuzenleri de hasta bakıcı orada. Ben çıkmak istediğimi görmek istiyorum. Beni çıkartıp kaçırmaya çalışıyorlar ama başaramıyorlar. Bütün gün beni çıkarmalarını istiyorum. Eşim geliyor.
-          Çıkarmaya uğraşıyoruz ama buranın doktorları çok sert. İzin vermiyorlar.
-          Kaçırın
-          Yok annem burada onlar da seni görmek istiyorlar. Bakalım A….. bir şeyler deneyecek.
Diyor. Sonrasında beni bir Toros otomobile bindirmeye çalışıyorlar. Olmuyor doktorlar yakalıyorlar. Hop aspirasyon. Ceza veriyorlar belli.
·         Sultanahmet,
Bir yoğun bakım taşıması daha. Ama bu çok saçma. Beni Sultanahmet’ de külliye gibi bir yere getirmişler ben yine yataktayım ama etrafımda turistler var. Bir şeyler bakıyorlar. Bizim hasta bakıcılar bizi unutup satış yapmaya çalışıyorlar. Sonra patron geliyor. “İşler çok kötü, hastaneyi buraya taşıdık. Buradaki dükkanla birleştirdik” diyor. Çok saçma elbette ama rüya işte. Neyse gece geç olmuş, bizim hasta bakıcılar paspas yapıyorlar. Bir uyandım başımda paspas yapıyorlar. Ama bu sefer yoğun bakımda.
·         Kuzenler çiftlik kurmuş,
Kuzenim Ezine’de bir çiftlik kurmuş. Kardeşim de ben de oradayız. Kardeşim onların işlerini idare ediyor. Kuzenlerim çok zenginlermiş aslında ve işleri çok iyiymiş. Ama bir sıkıntıları olmuş. “Gel bize yardım et” diyorlar. Ah bir ayağa kalkabilsem…
·         Kadıköy’de çikolatacı,
Futbolu hiç sevmem ama çikolatayı severim. Fenerbahçe’nin efsane futbolcusu Lefter Kadıköy’de ülkenin en iyi çikolata işini yapıyormuş. Rüya bu her şey olabilir. Bahariye’nin sonunda Eyfel pastanesi vardır. Çok eski ve çok bilinen bir mekandır. Orada bu işi yapıyorlar. Baba mesleğiymiş ve gelecek nesillerde sırlarını kime vereceklerini bilmiyorlarmış. Benimle tanışıp bana bu sırrı verebileceklerine inandıklarını söylüyor. Ben o sırada yine yoğun bakım yatağında yatıyorum ama. Neyse sanırım birkaç görüşmeden sonra ben bu yükü taşıyabileceğime inanıyorum. Gidiyoruz yatağımla falan. Anlatıyorlar bana. Sonra bu sırrı bana öğreten kişi ölüyor. Ben bu yükü tek başıma taşıyamayacağımdan gidip bu işin varisi olan kişiyi buluyorum. Kadıköy Moda’da bir sahaf işletiyormuş. Oraya gidip emaneti teslim ediyorum. Ama oradaki sohbete ve ambiyansa hayran kalıp oraya yerleşmeyi düşünüyorum. Sonra nerede uyandığımı bilmeden uyanıyorum. O rüya iyiydi be.
·         Yemek işi,
Bu arada nasıl oluyorsa önceki rüyamda gidip geldiğim lüks çikolatacıda eski bir arkadaşımla karşılaşmışım. Konuştuğumuzda Kendi evlerine gidebileceğimi, evlerinde yoğun bakımda yatan kayınpederi olduğundan hastaneyi eve taşıdıklarını söyledi. Beni oraya götürdüler. Bir de ne göreyim. Kayınpeder sağ yanımda yatan ***** amca. Neyse bir şekilde yaşam başlıyor orada. Ama ben her zamanki ben olarak hasta bakıcılara karışıyorum. Yapamıyorlar işlerini. Onlara öfkeleniyorum. Yoğun bakım tecrübem var ya, ille bunu onlara aktarmam lazım.
“Siz de işinizi iyi yapın kardeşim. “
Neyse arkadaşımın eşi bir iş kurmak istiyormuş. Ben ona ev yemeği işine girmesini tavsiye ediyorum. Gidiyoruz birlikte. Tabi beni yatağımla taşıyorlar her yere. Karaköy civarında küçük bir dükkan açıyoruz onlara.  Ben yine engin tecrübelerimi orada da kullanıyorum. Menü hazırla Gürkan, içerik reçeteleri hazırla Gürkan.
Anlayacağınız rüyalarımda bile çalışmak var.
Hani şu hayatımı kaybediyormuşum da geri dönmüşüm gibi olan çalışma.
Sevgiyle kalın.
Bana ulaşmak isterseniz, hasta yakınlarının ve hastaların neler hissettiği sorarsanız ve biraz morale ihtiyacınız olursa bana mail ile ulaşabilirsiniz.
Bloğumu takip ederseniz sizlere tüm deneyimlerimi paylaşacağım. Ve eğer sosyal medya hesaplarınızda paylaşırsanız pek çok insana moral verebilir.
Herkese acil şifalar. Dilerim.
Gürkan



17 Temmuz 2017 Pazartesi

Yoğun bakımda hissettiklerim-2

Yoğun bakımda hissettiklerim-2
Aspirasyon ne çok canımı acıtıyordu ama?
Bu öyle acayip bir şey ki, uyutulduğunda hissetmiyorsun ama bilincin açıksa ve hissetmeye başladıysan durum fena. Boğazından içeri çubuk sokuyorlar resmen.
İyi bir şey olduğuna şüphe yok. Bu kadar gerekli bir şey olmasa elbette yapmazlar. Yapan için kolay bir şey. Ve hasta için gerekli bir yöntem tabi ki.
Balgamı çekiyorlar. Fark ediyorsun içinden bir şey çıktığını. Sanırım fark ediliyorlar ihtiyaç olduğu ve gelip yapıyorlardı. Uyuyor musun, uyanık mısın hiç önemi yoktu onlar için. Uyandırıp yapıyorlardı. Bazen gözümü açıp görüyordum. Uyurken bununla ilgili saçma sapan rüyalar görmüştüm. Ve her rüyanın ardından mı yoksa her aspirasyondan sonra uyumaya çalıştığımdan mı bilinmez, rüyama girer olmuştu. Ben bu işlemin yoğun bakımdayken çok acıdığını hissediyordum. Sonrasında gittiğim hastanede kendim istiyordum. Alıştığımdan mı yoksa hemşirelerin elinin hafifliğinden mi bilinmez, çağırıyordum el kol hareketi ile. “ gelin beni temizleyin ” der gibi bir şeyler işaret etmeye çalıştığımı hatırlıyorum.
Yoğun bakımda hissedilen acılardan biri de yatağımın temizlenmesi esnasında, sağ sola çevrilirken kolumun ya da başımın bir yerlere sıkıştırılmasıydı. Hasta bakıcı seni evirip çeviriyor. Çarşaf değişirken yerinden kalkamadığın için seni önce sola sonra sağa çeviriyorlar ve altındaki çarşafı değiştiriyorlar. Bu esnada kolumun üstüne yatıyordum. Canım acıyordu haliyle. Birde hiç dikkat etmediklerinden  kolum yatağın tutunma koluna sıkışıyordu bazen. Bir şey diyemediğim için sadece gözümü sıkıp bekliyordum. Bir an önce bitsin derken terliyordum. Sonra yüzümü ıslak mendil benzeri bir şeyle siliyorlardı. O koku ne acayip bir koku ama.
Bir de bacaklarım kaskatı olduğundan yatmak yoruyordu. Ne olup bittiğini anlamadığım için farkında olmamıştım daha. Son günlerde fizik tedaviye başlanmıştı sözüm ona. Bir fizik tedavi uzmanı gelip ayaklarıma elektroterapi cihazı bağlamaya başlamıştı. Sonrasında bayağı haşır neşir olacağım bu cihazla tanışmıştım. Hiçbir işe yaramıyordu bence. Ama fizyoterapist geldiğinde benimle ilgilenildiğini hissediyordum. İyi geliyordu. Başımda beklemese bile birilerinin rutin bakım saatleri dışında gelmesi iyi geliyordu. Aslında yoğun bakımda yatarken atel takılmalıymış. Bunu hiçbir doktor son birkaç güne kadar eşime söylemediğinden, biraz gecikmiştik. Fizyoterapi ile biraz geç tanışmıştım. İlerleyen zamanda bunun ne kadar önemli ve acı veren bir süreç olduğunu anlatmaya çalışacağım.
Uyandığımda gördüğüm şey, tam karşımdaki dolaplardı. Duvarın tamamını kaplayan bir dolap görüyordum.  Dolabın sonunda bir lavabo ve dezenfektan vardı. Tam önümde hasta bakıcı ve hemşireler el yıkıyordu. Su her açıldığında kalkıp su içesim vardı. Kalkabilecekmişim, hadi kalktım diyelim su içebilecekmişim gibi J. Su sesi iyi geliyordu.
Eski Türk filmlerinde görmeye alıştığımız çeşme başı muhabbetleri oluyordu. Duyuyordum, kim kiminle ne yapmış falan. Hiç anlamadığımızı düşünerek gayet rahattı hasta bakıcılar. Gelip çeşme başında konuşuyorlardı. “Falanca bey filanca hanımla çıkıyormuş” , “öbürkü berikinin tavuğuna kışt demiş”,” ne olacak bu memleketin hali”, Anlayacağınız her türlü dedikodu.
Aslında, eğleniyordum yarım aklımla. Önümde insanlar konuşunca iki hareketli insan görmek moral veriyordu. Ama şu manevi acılar yok mu? Kötüydü.
Sağ tarafımda oldukça yaşlı bir amca yatıyordu. Belli ki uzun zamandır orada yatıyor. Gelip geçenler sesleniyordu ***** amca falan diye. Onu gördüğümde, burada böyle mi kalacağım diye soruyordum kendi kendime. Öyle bir ihtimal vardı elbette. Sol yanımdaki yataksa her uyandığımda değişiyordu. Bu hastanın ölümünü gösteriyordu. Düşünsenize; uyanmışsın sol yanında bir adam var, uyuyup tekrar uyanmışsın yatak boş, Yine uyuyup uyanmışsın, Bir kadın yatıyor, Bir daha uyuyup uyandığında bakmışsın o da yok. Hasta bakıcılar için normal tabi. Kim bilir her gün kaç ölü geçiyor ellerinden. Ama yatanın bunu hissetmesi çok kötü bir durum.
Ve ameliyattan yeni çıkıp yoğun bakıma gelenler. Uyanmaya başladıklarında acı çekmeye başlıyorlar ve seslerini duyuyorsun haliyle. Acı çeken insan sesini duymak  çok kötüymüş. Ve yoğun bakımda yattığını bilen ve bir an önce oradan çıkmak istediği için sürekli bağıran bir insan vardı. “Çıkartın beni buradan” diye bağırıyordu sürekli. Küfür ediyordu bağıra bağıra. Bu durum canımı çok sıkıyordu ama elimden bir şey gelmiyordu. Uyumaya çalışıyordum. Hemen çıkarılmasını dilemekten başka bir şey gelmiyordu elimden.
Doktorların toplaşarak geldiğinde sabah saati olduğunu anlıyordum. Birkaç doktor başımda benim dosyama bakarak bir şeyler söylüyorlardı. Sonrasında doktorların günde iki keş geldiğini fark ettim. Nöbet değişimlerinde biri, diğerine durumumu anlatıyordu. Tıbbi dilde konuştuklarından anlamıyordum neler dediklerini. Başımdaki insanlar birbirlerine güzel bir şey söylediğin de gülümsüyorlardı. Bu iyi bir şey demek ki. Ben bunu algılar olmuştum. Bir an önce çıkıp gitmek istiyordum. “Hadi iyi bir şeyler söyleyin” dercesine yalvarıyordum sanki onlara. 
Tam hatırlamadığım bir zamanda bir hasta bakıcı “ Yarın sizi çıkartıyoruz” dedi. Ben yarını bilmediğimden bekleyebiliyordum sadece.
” Eee hadi yarın olsun”.
Yok gelmedi o yarın. Beni MR çekmek için bir yerlere götürdüler. MR makinası arızalıymış geri getirdiler. O vakit bu işlerin hastanede bile sorumsuzca işlediğini düşündüm. “ Ya arkadaş beni götürmeden önce bi kontrol etsenize”.
Sanırım bir gün daha geçti ve beni başka bir odaya götürdüler. Yatağımla birlikte. Bir sürü tıbbi cihazımla. O zaman anladım ki yarın denilen zaman çok yaklaştı.
Bir sonraki yazımda sizlere yoğun bakımdan çıkış maceramı anlatacağım.  Macera diyorum çünkü geçekten maceraydı.
Bana ulaşmak isterseniz, hasta yakınlarının ve hastaların neler hissettiği sorarsanız ve biraz morale ihtiyacınız olursa bana mail ile ulaşabilirsiniz.
Bloğumu takip ederseniz sizlere tüm deneyimlerimi paylaşacağım. Ve eğer sosyal medya hesaplarınızda paylaşırsanız pek çok insana moral verebilir.
Herkese acil şifalar. Dilerim.
Gürkan